Cem Kozlu ile Sandima Tableti’ne Dair · “Zaman içinde uygarlığın Anadolu’da doğduğu tezinin giderek kabul göreceğine inanıyorum.”

Röportaj: Alper Kaya

İş dünyasına dair kitapları takip ediyorsanız, Cem Kozlu‘nun adına rastlamamanız çok zor. Dolayısıyla Cem Bey’in geçtiğimiz aylarda Remzi Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini alan Sandima Tableti kitabını görünce meraka kapılmamak çok güçtü. Biz de bu vesileyle, Cem Bey’le ilk kurmaca romanı Sandima Tableti‘ne ve suç edebiyatına ama özellikle de ajanlık hikâyelerine dair bir röportaj gerçekleştirdik.

Cem Kozlu ismini daha ziyade iş dünyasında ve kurgu dışı, özellikle liderlik ve siyaset temalı kitaplardan biliyoruz. Sandima Tableti, ilk romanınız. Sizi roman yazmaya, hele ki bir suç romanı yazmaya iten saik ne oldu?

Kendimi bildim bileli kâğıt kalemle haşır neşirimdir. Hecelerle, kelimelerle, paragraflarla oynamak, onları fikirlerle bağdaştırmak bana çok zevk veren bir zanaat. Vakit buldukça icra etmeye çalıştım ama hep kurgu dışı konularda.

O tür kitaplar araştırma ağırlıklı, ama hayalinizi fazla zorlamıyor. Planlaması nispeten kolay. Ayrıca, karakterlerle uğraşmıyorsunuz.

Kafamı kurcalayan arkeoloji ve tarih ile ilgili bir tez vardı, değerli hocalar tarafından bilimsel şekilde tartışılan bir tez. Bunu bir polisiye roman kurgusunda ele alıp bir ölçüde popülarize etmeye çalıştım. Bu şekilde zanaatimin sınırlarını da sınamak istedim.

Sandima Tableti, elit bir suç anlatısı sunuyor. Hem karakterleri hem de muhteviyatı bağlamında belli bir kültür düzeyinin üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Rafine zevklere sahip, beyefendi tavırlarıyla ana akım medyada zaten pek de barınamayacak olan ki hikâyenin başlangıcında bir nevi meslekten atılan bir gazeteci, köyle bağı kopmamış ama kendisini çok iyi yetiştirmiş bir arkeolog ve tabii tarihi eser kaçakçıları… Halihazırda avam tabaka definecileri saymazsak bizde tarihi eser kaçakçılığı denilince gözümüzün önüne Ayşegül Tecimer gibi elit figürler gelir. Dolayısıyla karakterlerimizi oluştururken gerçek hayattan esinlendiğinizi düşündüm.

Çok haklısınız. Romanın içinde çokça atıf ve esinlenme var. Bu okuyucularım için de bir tür bulmaca. Örneğin, Boksör ile Elâ’nın hızlı trendeki tesadüfi karşılaşmaları belki bazı okuyuculara Çatalhöyük’ü bulan ünlü arkeolog James Mellart ile Anna Papastrati’nin İstanbul-İzmir trenindeki buluşmalarını anımsatacaktır. 1001 Suat’ın çalışmaları, Sara’nın  vurulması, Boksör’ün polisler tarafından eğitilmesi gibi olayların arkasında gerçek hayattan vakalar yatmakta.

En çarpıcısı Prof. Dr. Fahri Işık’tır; uygarlığın Grekler’den değil Anadolu’dan doğduğunu bilimsel bulgular bazında savunan hocamız, ki daha önce hiç tanışmamıştık, kitabı okuduktan sonra beni aradı, ilk cümlesi, “Kozlu sen beni yazmışsın, nasıl bir öngörü bu?” oldu. Bu cümle benim için bir ödüldü. 

Kitaba adını da veren tablet her ne kadar kurmaca olsa da alt yapısını oluşturan Luvi Krallığı aslında gerçek bir uygarlık. MÖ 2000 – 1400 yılları arasında Anadolu’da yaşamış, Hititlilerin de çağdaşı ya da müttefiki olarak anılmış bir topluluk. Bu tableti ve etrafında gelişen o arkeolojik anlatıyı kurgularken araştırma süreciniz nasıl ilerledi?

On yıllar önce Boğazköy-Hatuşaş’a gitmiş, Hititler hakkında epey kitap karıştırmıştım ama Luvilerin adına rastladığımı hatırlamıyorum. Onların Anadolu’daki varlıklarının ve önemlerinin farkına son yıllarda vardım. Daha gerileri gittiğinizde Sümerler‘e, Asurlulara, Mısırlılara ulaşıyorsunuz; yazının keşfini, matematik ve astronominin gelişmesini, hukuk kavramı ve yasaların oluşmasını görüyorsunuz. Sonra size diyorlar ki, bilim, sanat her şey şimdiki Yunanistan’dan Batı Anadolu’ya göç etmiş Greklerle başladı. Taşlar yerine oturmuyor.

Neyse ki, artık taşımızı toprağımızı kazıp değerli bulgular elde eden ve bunları bütüncül akademik yayın ve tezlere dönüştüren çok değerli arkeologlarımız, uluslararası kompozisyonda arkeoloji ekiplerimiz mevcut. Teknoloji de çok ilerlemiş durumda. Zaman içinde uygarlığın Anadolu’da doğduğu tezinin giderek kabul göreceğine inanıyorum. Henüz azınlıkta bile olsalar, bu tezi savunan ve bu yaklaşımda Luvilerin rolünü vurgulayan akademisyenlerimizin sesi giderek daha iyi duyulacak.

Tabii, konu sadece bilimsel çerçevede ele alınmıyor. Uluslararası siyaset ve jeostrateji önemli rol oynuyor. Bunun iyi bir örneğini İsrail’de görebilirsiniz:  Filistin’in tarihin başlangıcından beri Yahudilere ait olduğunu göstermek amacıyla kazılar yapılmakta, bulgular  yorumlanmakta. Kazı başkanı generaller mevcut. Romanda adı geçen, bir suikast sonucu İsrail’de evinin önünde öldürülen Amerikalı arkeolog  Dr. Glock, adı değiştirilmeden gerçek hayattan alınmış bir karakter.

Araştırıp yazmak istediğiniz gerçek olaylar var mı?

Benim yaşımı ve gücümü aşar, ama birilerinin John ve Robert Kennedy ile Martin Luther King cinayetlerini, Papa ve Abdi İpekçi suikastlerini, Opus Dei ve FETÖ oluşumlarını, güya çok sıkı uluslararası denetimlere rağmen İsrail, Pakistan ve Kuzey Kore’nin nasıl atom bombası üretebildiklerinin gerçek hikâyesini edebiyat tadında anlatmalarını isterdim.

Romanınız, casusiye olarak da anılan casusluk hikâyelerinin temel dinamiklerini oldukça iyi bir şekilde karşılıyor. Günceli ve gündemi yakalama konusunda da mahir bir altyapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bir film gibi akıp giden yapısıyla, türün kendisinden önceki başat eserlerinin açtığı yolda ilerliyor. Dolayısıyla, bu türe ilginizin de aslında uzun bir geçmişe dayandığını düşünüyorum, doğru mudur? En sevdiğiniz casusluk hikâyeleri ve filmlerini sorsam hangilerini sayarsınız?

Hem roman hem de film olarak listenin başında John le Carre’nin Soğuktan Gelen Casus  eseri gelir. Filmde Richard Burton, Claire Bloom ve Oscar Werner’in oyunlarını unutmak da mümkün değil. Gene aynı yazarın Köstebek ve Smiley’in Adamları  kitapları ve Alec Guinnes’in ana karakter Smiley’i oynadığı televizyon uyarlamalarını birkaç kez okumuş ve izlemişimdir. Len Deighton’un yapıtları ve bunlardan üretilen filmler de Soğuk Savaş döneminin başatları arasındadır. Kurguları da karakterleri de güçlüdür.

Bu döneme odaklanmış yazarlar Soğuk Savaş bittikten sonra biraz bocaladılar; siyah beyaz renkler yerlerini grinin tonlarına terkedince okuyucuların değişen duygu ve inançları da ince ayar gerektirdi. Bunu tutturmak kolay olmadı. Casusların yerini silah tüccarları, doğayı ve insanları sömüren kapitalistler, vb. aldı, ama aynı heyecanı yaratamadılar. Neyse ki, günümüzde Putin’in saldırganlığı safları tekrar pekiştiriyor. Örneğin, David McClosky’nin Şam İstasyonu  ve Persli kitapları yakında beyaz perdeye yansıyabilir.

Daha gerilere gidince Graham Greene ve Eric Ambler beni  etkilemiştir. Alan Furst’ün kurguları bence biraz zayıf ama tasvir ettiği iki dünya savaşı arasındaki gerilimli dönem  çok inandırıcı; karşıt ideolojiler ve itişen devletler arasındaki çıkmaz sokaklarda mahsur kalmış karakterler de. Günümüzde, Casus ve Hain ve Ajan Sonya  gibi gerçek olayları anlatan kitapların yazarı Ben Macintyre da çok başarılı. 

Bir de ana karakteri Malko kadar kendisi de esrarengiz Gerard de Villiers var. Üslubu edebi sayılmaz. Kurguları da oldukça basit ama bir çok kitabındaki kurguya benzer olaylar bilahare gerçekleşmiş. Öngörü ve özel bilgilerini değişik istihbarat servisleri ile olan yakın ilişkisine bağlayanlar var.

Sandima Tableti hem Olağan Şüpheliler, hem Ali Asya (namı diğer Boksör), hem de Elâ açısından yeni maceralara olanak tanıyan bir finale sahip. Bu kitapta karakterleri, onların yaşantılarını, birbirleriyle olan bağlarını okuyucuya dikkatli, sabırlı ama bir o kadar da hızlı bir şekilde sunduğunuz için bunun aslında bu grubun maceralarının ilk adımı olduğu izlenimine kapıldım. Bu konuda yanılmıyorumdur umarım ve bizi yeni maceralar bekliyordur!

İzleniminiz doğru; Sandima Tableti bir takım oyunu sayesinde kurtarılabildi, birbirine güvenen ve yetkinlikler bağlamında birbirini tamamlayan, ama karakterleri birbirinden çok farklı bir takım. Hepsini bir dost gibi sevdim. Umarım Dr. Jekyl&Mr. Hyde Cafe’de onlara son defa veda etmemişimdir. Kim bilir, ülkemizin karşılaşacağı yeni bir tehdit veya tehlike Boksör, Elâ ve Olağan Şüphelileri tekrar bir araya getirebilir. Çevremiz bir ateş çemberi: Karadeniz’in, Ege’nin, Doğu Akdeniz’in suları fokur fokur kaynıyor. Savaş gemileri, göçmen motorları, envai çeşit mal kaçıran kosterler vızır vızır seyir halinde. Casus romanları için müthiş münbit bir coğrafya. Hatırlar mısınız,   Akbabanın Üç Günü filminde bir istihbarat servisi tarafından kurulmuş birimin görevi olmayacak senaryolar üretmekti. Bu suretle teşkilat bu senaryolara karşı önlemler planlıyordu. Günümüzde artık buna gerek yok; bir çok şey gözler önünde cereyan ediyor. Yazarlara da bol malzeme üretilmiş oluyor.

Benim sorularım bu kadar! Tekrardan, eserinizin yolunun açık olmasını diler; SUÇÜSTÜ’ne konuk olduğunuz için teşekkür ederim! Peki ya sizin SUÇÜSTÜ’nün takipçilerine, suç edebiyatını keşfetmeyi sevenlere söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Kanaatimce suç edebiyatının başarılı eserleri aynı anda hem insan psikolojisinin derinliklerine hem de toplum sosyolojisinin kıvrımlarına projektör tutabiliyor. Bu bağlamda Dostoyevski’nin  Suç ve Ceza yapıtının oluşturduğu modele çok şey borçluyuz. 

İyi bir polisiye ayrıca, bir taraftan insanın mantığını ve muhakemesini çalıştırırken diğer taraftan da zihnini günlük dertlerden uzaklaştırıp dinlendirebiliyor. Satır aralarına tarih, bilim ve teknoloji gibi konular ustaca örülmüşse eğlendirirken bilgilendirebiliyor da.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim!

Bir Cevap Yazın

POPÜLER İÇERİKLER

SUÇÜSTÜ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin