Netflix’in suç antolojisi Monster, dördüncü sezonunda Amerikan suç tarihinin en meşhur ve hâlâ tartışmalı isimlerinden birine, Lizzie Borden’a yöneldi. 17 Eylül’de yayımlanan sekiz bölümlük Monster: The Lizzie Borden Story, 1892’de babası Andrew Borden ile üvey annesi Abby Borden’ın öldürülmesiyle suçlanan ancak 1893’te beraat eden Lizzie’nin hikâyesini anlatıyor. Başrolde Lizzie’yi Ella Beatty canlandırıyor.
Ancak gerçek suç uyarlamalarında sık sık karşılaştığımız gibi, ekranda gördüğümüz Lizzie ile tarihsel kayıtlardaki Lizzie birebir aynı kişi değil. Dizinin dışarıda bıraktığı ayrıntılardan bazıları, Lizzie Borden hakkındaki yerleşik imgeyi epey değiştiriyor.
Lizzie Borden aslında toplumdan kopuk değildi
Dizide Lizzie, zamanının büyük bölümünü evde geçiren, kasabayla ve çevresindeki insanlarla sınırlı ilişki kuran bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Tarihsel kayıtların çizdiği tablo ise farklı.
Lizzie, Fall River’daki çeşitli yardım ve dini kuruluşların faaliyetlerine katılıyordu. Çinli göçmenlerin çocuklarına pazar okulunda ders verdiği; Christian Endeavor, Fruit and Flower Mission ve Women’s Christian Temperance Union gibi oluşumlarda yer aldığı aktarılıyor. Good Samaritan Charity Hospital için gönüllü çalışmalar yaptığı ve kilisenin bölgedeki gazete dağıtıcısı çocuklar için düzenlediği Noel yemeğinin hazırlanmasına yardım ettiği de kayıtlarda yer alıyor.
Yani cinayetlerden önceki Lizzie’yi yalnızca evine kapanmış, sosyal hayattan kopuk bir kadın olarak düşünmek yanıltıcı.
Cinayetlerden bir gün önce zehir almaya çalıştığı iddia edilmişti
Dizide Lizzie ile Bridget’ın Andrew ve Abby Borden’ı bozuk istiridyelerle zehirlemeye çalıştıkları bir bölüm bulunuyor. Gerçekte ailenin cinayetlerden birkaç gün önce mide rahatsızlığı yaşadığı biliniyor ancak bunun bozuk istiridyelerden kaynaklandığına ilişkin kanıt bulunmuyor. Rahatsızlık daha sonra uygun koşullarda saklanmayan kılıç balığı ve koyun etinden yapılan et suyuyla ilişkilendirildi.
Fakat gerçek vakada bundan çok daha ilginç bir “zehir” ayrıntısı var.
Bir eczacı, cinayetlerden bir gün önce Lizzie’nin dükkâna gelerek prusik asit, yani hidrojen siyanür içeren son derece zehirli bir madde satın almak istediğini ileri sürmüştü. Lizzie’nin gerekçesinin, fok derisinden bir pelerinin üzerinde kullanmak olduğu aktarılmıştı. Eczacı bu açıklamayı olağandışı bulmuş ve maddeyi satmamıştı.
Bu iddia Borden davasının yıllardır tartışılan parçalarından biri olarak kaldı; tek başına Lizzie’nin cinayetleri işlediğinin kanıtı değildi.
Borden ailesindeki para kavgası dizide görünenden daha eskiydi
Monster, Andrew Borden’ı varlıklı ama son derece tutumlu bir baba olarak gösteriyor. Fakat aile içindeki ekonomik gerilimin geçmişi dizide yeterince açılmıyor.
1887’de Andrew, ikinci eşi Abby için bir ev satın aldı; amaç Abby’nin üvey kız kardeşinin burada yaşayabilmesiydi. Lizzie ile ablası Emma’nın bu satın alma işlemini babalarından değil, başkalarından öğrendikleri ve buna büyük tepki gösterdikleri aktarılıyor.
Andrew daha sonra kızlarıyla arasındaki huzursuzluğu yatıştırmak amacıyla onlara da kiraya verebilecekleri bir ev aldı. Dolayısıyla 1892 cinayetlerinden önce Borden ailesinde miras, mülk ve paranın nasıl dağıtıldığına ilişkin belirgin bir gerilim zaten bulunuyordu.
Beraatten sonra adı bu kez hırsızlık iddiasına karıştı
Lizzie Borden’ın hikâyesindeki daha az bilinen olaylardan biri 1897’de yaşandı.
Providence’taki bir kuyumcudan iki boyalı porselen eşyanın kaybolmasının ardından şüpheler Lizzie’ye yöneldi. Parçalardan biri daha sonra tamir için aynı dükkâna getirildi ve getiren kadın, objeyi Lizzie’den hediye aldığını söyledi. Bunun üzerine polis Lizzie hakkında yakalama emri çıkardı ve evinde yapılan aramada diğer kayıp parçanın bulunduğu bildirildi.
Lizzie ise eşyaları satın aldığını savundu.
Olay sonunda mahkemeye taşınmadı. Kuyumcu meseleyi takip etmekten vazgeçti ve çıkarılan yakalama emri de uygulanmadı. Dolayısıyla bu olaydan söz ederken Lizzie’nin “hırsızlık yaptığı” değil, hırsızlıkla suçlandığı ayrımını korumak gerekiyor.
Hayatının son döneminde, dizidekinden çok daha yalnızdı
Monster, Lizzie’nin sonraki yıllarını önemli ölçüde kurgusallaştırıyor. Gerçek hayatta ise beraat, Lizzie için toplumsal bir aklanma anlamına gelmedi.
1893’te mahkeme tarafından suçsuz bulunmasına rağmen Fall River halkının önemli bir bölümünün kuşkuları ortadan kalkmadı. Lizzie zamanla giderek daha yalnız bir hayat yaşamaya başladı. 1926’da safra kesesinin alınması için ameliyat oldu ancak sağlığı tam olarak düzelmedi. 1 Haziran 1927’de Fall River’daki evi Maplecroft’ta, 66 yaşında öldü.
İlginç bir tesadüfle ablası Emma da Lizzie’den yalnızca dokuz gün sonra hayatını kaybetti. Lizzie; babası Andrew, üvey annesi Abby ve Emma ile birlikte Fall River’daki Oak Grove Mezarlığı’na gömüldü.
Lizzie Borden hâlâ aynı sorunun merkezinde
Belki de Lizzie Borden vakasının 130 yılı aşkın süredir popüler kültürün elinden kurtulamamasının nedeni tam olarak burada yatıyor. Ortada son derece vahşi iki cinayet, cinayet sırasında evde bulunan sınırlı sayıda insan, Lizzie’nin aleyhine yorumlanan çeşitli davranışlar ve buna karşılık onu suçla kesin biçimde ilişkilendirecek yeterli delilin bulunmadığı bir dava var.
Lizzie Borden 1893’te beraat etti. Andrew ve Abby Borden’ı kimin öldürdüğü ise hiçbir zaman kesin olarak belirlenemedi. Bu nedenle Lizzie’yi tarihsel açıdan “katil” olarak değil, cinayetlerle suçlanıp beraat etmiş ve sonraki kuşakların gözünde davanın başlıca şüphelisi hâline gelmiş bir isim olarak tanımlamak daha doğru.
Monster: The Lizzie Borden Story da bu boşluğun içine kendi Lizzie’sini yerleştiriyor. Ancak dizinin dışarıda bıraktığı ayrıntılar gösteriyor ki gerçek Lizzie Borden’ın yaşamı, ekrandaki versiyonundan hem daha geniş hem de daha tuhaf.





Bir Cevap Yazın