Jennifer Fergate Vakası: Hiç İz Bırakmadan Ölmek Mümkün mü?

Yazan: Sıla Parla

Sıla Parla, Norveç’in en ilginç adli vakalarından birisi olan Jennifer Fergate vakasını SUÇÜSTÜ için yazdı ve okuyucuları bir soruyu düşünmeye davet etti: Hiç iz bırakmadan ölmek mümkün mü?

31 Mayıs 1995

Takvimler bu tarihi gösterdiğinde Oslo’nun en büyük otellerinden biri olan Oslo Plaza’ya genç bir kadın giriş yaptı. Resepsiyona verdiği bilgilere göre ismi Jennifer Fergate olan bu kişi Belçika’nın Verlaine kasabasında yaşıyordu ve Lois Fergate isimli bir erkekle aynı odayı paylaşacaktı.

Üç gün sonra Jennifer, 2805 numaralı odada başından vurulmuş halde bulundu.

Çok gariptir ki polis kısa bir süre sonra Jennifer’ın sadece ölmüş olmadığını fark edecekti. Bu kadının kim olduğu bilinmiyordu. Verdiği adres gerçek değildi, posta kodu Verlaine’a ait değildi. Alan kodu ile telefon numarası birbirini tutmuyordu. Belçika polisi ise ne Jennifer ne de Lois Fergate isimleriyle verilen bilgileri doğrulayabildi. Hatta çok ilginç bir detay vardı: Otel kayıtlarında isim “Fairgate” olarak yazılmış olsa da kadın kendi kayıt formunu “Fergate” olarak imzalamıştı.

Günümüzde bu olay yaygın olarak Jennifer Fairgate ismiyle bilinse de VG (Norveç’in en büyük haber kuruluşlarından biri olan Verdens Gang), kadının kendi kullandığı yazımı tercih ederek Jennifer Fergate ismini kullanıyor.

Jennifer’ın odasında pasaport yoktu. Cüzdan yoktu. Kredi kartı, anahtar veya kimliğini belli edecek herhangi bir eşyası yoktu. Hatta bir kadının birkaç günlük seyahatinde yanında bulunması gereken ve son derece sıradan sayılabilecek diş fırçası ve kozmetik ürünleri dahi ortada değildi.

İşin en ilginç noktası, belki de vakanın en ürpertici sınırlarının ortaya çıktığı bir detaydı. Jennifer’ın sadece kendisi kimliksiz değildi. Kıyafetleri de kimliksizdi. Jennifer’ın üzerindeki giysilerdeki marka ve üretici etiketlerinin neredeyse tamamı çıkarılmıştı. Bazıları kesilmiş, bazıları ise dikişleriyle beraber tek tek, ince bir işçilikle sökülmüştü. Ayakkabılarının içindeki üretici ismi silinmiş, sadece “Made in Italy” yazısı kalmıştı.

Bu noktada vaka, sıradan bir kimliği belirsiz kişi dosyasından ayrılıyor. Çünkü bazen kimlik bulunamasa da etraftaki delillerde veya gündelik eşyalarda iz bulunabilir. Örneğin isim, fatura gibi resmî belgelerden doğrulanabilir.

Fakat bu vakada akıllara bir soru geliyor: Kimlik bulunamadı mı, yoksa her şey hiçbir şey bulunamasın diye mi tasarlanmıştı?

Görsel Kaynak: Snoogle

2805 Numaralı Odada Son 24 Saat

Otelin elektronik anahtar kayıtları Jennifer’ın üç günlük konaklaması sırasında odaya yalnızca birkaç kez giriş yaptığını gösteriyordu. Özellikle 1 Haziran sabahı odadan ayrılmış ve ertesi sabah geri dönmüştü. Oda en az 20, en fazla 24 saat boyunca boş kalmış görünüyordu. Bu sürede nereye gittiği hâlâ bilinmiyor.

2 Haziran akşamı odasına bratwurst (bir çeşit Alman sosisi) ve patates salatası sipariş etti. Yemeği getiren görevli, ifadesinde odasının sanki hiç kullanılmamış gibi düzenli olduğunu ve etrafta kişisel eşya görmediğini söyledi. Jennifer, görevliye 50 Norveç kronu bahşiş vermişti ve bu bahşiş, vakada tespit edilen tek para izlerinden biri olacaktı.

Ertesi sabah resepsiyon, konaklama için ödeme bilgisi bulunmadığından kendisiyle iletişim kurmaya çalıştı. Odanın televizyonuna gönderilen mesajlar içeriden onaylandı. Son mesaj ise 3 Haziran akşamı “OK” olarak yanıtlanmıştı.

Saat yaklaşık 19.50’de güvenlik görevlisi kapıya geldi, kapıyı çaldı ve hemen ardından bir silah sesi duydu. Görevli geri çekildi ve yardım almak için aşağı indi. Tam da bu noktada soruşturmanın en tartışmalı boşluklarından biri meydana geldi: Oda yaklaşık 15 dakika boyunca gözetimsiz kalmıştı. Güvenlik görevlisi tekrar odaya geldiğinde içeride, yatağın üzerinde genç bir kadın vardı. Başından vurulmuştu. Sağ elinde 9 mm’lik bir tabanca vardı.

Polis olayın intihar olduğu sonucuna varmış olsa da 2805 numaralı oda, bu sonucun çevresinde bugün bile cevaplanmamış ayrıntılar bırakacaktı. Odada aslında iki el ateş edilmişti. Polisin değerlendirmesine göre ilk mermi yastığı ve yatağı geçerek zemine ulaşmış, ikinci mermi ise kadının başına isabet etmişti. Kadın bulunduğunda tabanca hâlâ sağ elindeydi. Silah normal tutuşun tersine tutuluyor, tetiğe başparmağı temas ediyordu.

Günümüzde ilk atışın neden yapıldığı hâlâ kesin olarak bilinmiyor; bunun silahın çalışıp çalışmadığını kontrol etmek amacıyla yapılmış bir deneme atışı olabileceği ihtimaller arasında.

Görsel Kaynak: Men’s Health

Fakat başka bir detay var: Eller.

Olay yerinde yatağa, telefona, komodine, duvara ve hatta tavana kadar ulaşan kan geri sıçramaları belgelenmesine rağmen Jennifer’ın ellerinde benzer bir geri sıçrama belgelenmedi. Yapılan incelemelerde ellerinde silah atış artığı da tespit edilemedi. Daha sonra adli tıp uzmanları bunun tek başına cinayet kanıtı olarak değerlendirilemeyeceğini ve olayın daha ayrıntılı araştırılmasını gerektirecek kadar sıra dışı olduğunu dile getirdiler.

Ayrıca tabancada kullanılabilir bir parmak izi de bulunamamıştı. Aslında burada kamuoyunda sıkça yanlış bilinen bir konuyu dile getirmek gerekiyor. Jennifer’a ait hiç parmak izi bulunmadığından söz etmiyoruz. Bardakta ve minibar içeceklerinde kendisine ait izler bulundu ama bu izler bilinen bir kimlikle eşleştirilemedi.

Silahın üzerindeki seri numarası profesyonel biçimde kazınmıştı. Norveç Ulusal Kriminal Soruşturma Servisi bazı karakterleri geri çıkarabildi ama tam seri numarasına ulaşılamadı. Daha sonra silahın Belçika’daki Browning fabrikasında 1990 veya 1991 yılında üretildiği belirlendi. Odadaki siyah evrak çantasında ise tam 25 adet canlı mermi bulundu.

Bir insan bu otele yalnızca hayatına son vermek için gelmişse neden yanında bu kadar mermi taşıyordu?

Jennifer odada gerçekten yalnız mıydı? Rezervasyon için ikinci isim olan Lois Fergate kimdi?

Otel ile yapılan telefon görüşmesinde iki kişinin geleceği söylenmişti. Ancak resepsiyon görevlisi daha sonra check-in sırasında yanında bir erkek olup olmadığından emin olamadı. Otel personeli bir erkek gördüğünü söylese de 2805 numaralı odada ikinci bir kişinin varlığını kesin bir şekilde doğrulayan kanıt bulunamadı.

Yatak çok ilginçti.

Oda iki kişi için hazırlanmıştı ancak temizlik görevlisi ilk geceden sonra yalnızca bir yorganın kullanıldığını gördü ve yatağı tek kişi için düzenledi. Kadının ölümünden sonra çekilen fotoğraflarda ise iki yorgan yeniden yatağın üzerindeydi. Belgelerde yatak takımlarının saç, DNA veya diğer biyolojik materyaller açısından ayrıntılı biçimde incelendiğine dair bilgi de bulunmadı. Üstelik yatak ve nevresimler ölümden yalnızca birkaç saat sonra otelden çıkarılmıştı.

Başka bir iz ise farklı bir odadan geldi. Jennifer’ın odasında, üzerinde 2816 numarası bulunan ve içinde USA Today gazetesi olan plastik bir poşet bulundu. Poşette kimliği belirlenemeyen bir parmak izi vardı.

Görsel Kaynak: IMDb

2020 Yılında Netflix’te Ne İzledik?

Jennifer Fairgate vakası, 2020 yılında Netflix’in Unsolved Mysteries serisinin ikinci sezonundaki “A Death in Oslo” (Oslo’da Bir Ölüm) bölümüyle uluslararası ölçekte yeniden gündeme geldi. Yaklaşık 40 dakikalık bu bölüm doğrudan şu ikilemin etrafında dolaşıyordu: Bu kadın sadece kimliğini gizleyerek intihar eden biri miydi, yoksa 2805 numaralı oda bir istihbarat operasyonunun son noktası mıydı?

Programda eski bir Norveç istihbarat görevlisi de yer aldı ve bazı ayrıntıların bir istihbarat operasyonuyla uyumlu olabileceğini savundu. Etiketlerin çıkarılması, sahte kimlik bilgileri, seri numarası kazınmış silah ve kişinin uluslararası kayıtlarda bulunamaması casusluk teorisinin en çok kullanılan dayanaklarına dönüştü.

Fakat bu noktada dikkatli olmakta fayda var. “Casustur” sonucuna ulaştıran doğrulanmış bir belge yok. İnternet sitelerinde, forumlarda ve çeşitli yerlerdeki tartışmalarda casusluk, kiralık katillik, organize suç, başarısız veya profesyonel infaz gibi onlarca teori üretildi. Buna karşılık en çok tartışılan başlıklardan biri de çok daha basit: Kimliğinin bulunmasını istemeyen ve ölümünü dikkatli planlayan bir kadın olabileceğiydi. Hatta, Unsolved Mysteries topluluğundaki en kapsamlı tartışmalardan bazılarında kullanıcılar, bütün tuhaflıklara rağmen intihar senaryosunun hâlâ mümkün olduğunu savunuyor.

Elbette internetteki insanların yaptığı şey adli soruşturmayla aynı değil.

Görsel Kaynak: Parade

Öldükten Sonra Bedeniniz Sizi Ele Verir mi?

Yıllar geçtikçe teknoloji, Jennifer’ın ardında bıraktığı bazı bilgileri yeniden okunabilir hâle getirdi. Daha sonraki DNA analizleri Avrupa kökenli olduğunu, dişlerinden yapılan izotop incelemeleri ise çocukluk ve gençlik yıllarının en azından bir bölümünü Almanya’da geçirmiş olabileceğini gösterdi. Peki bu nasıl mümkün? Çocuklukta oluşan dişler, yaşadığımız çevreden küçük kimyasal izler taşır. İçtiğimiz sudaki bazı izotoplar diş minesine yerleşir ve yıllar sonra bile korunabilir. Bu değerler coğrafyaya göre değiştiği için uzmanlar kişinin çocukluğunu hangi bölgelerde geçirmiş olabileceğine dair tahminde bulunabilir. Daha sonraki yaş analizleri de 1970–1972 yılları arasında doğmuş olabileceğine, dolayısıyla 1995’te yaklaşık 24 yaşında olduğuna işaret etti. Buna rağmen gerçek kimliği bugün hâlâ doğrulanmış değil ve Jennifer Fairgate vakasının asıl ürpertici tarafı tam da burada.

O dönem yapılan otopsi ise sınırlı bilgi verdi. Otelde verdiği bilgilere göre 21 yaşındaydı; ancak adli tıp uzmanları yaşını yaklaşık 30 olarak tahmin etmişti.

Bir insan kıyafetlerindeki etiketleri kesebilir. Sahte isim alabilir. Gerçek adresini saklayabilir. Parasını, pasaportunu, anahtarlarını ve kişisel eşyalarını ortadan kaldırabilir. Silahın seri numarası kazınabilir. Bir otel odasında kendisinden önceki hayatına açılan kapıları sonsuza kadar kapatabilir.

Ama beden bir arşivdir.

Dişler nerede büyüdüğümüz hakkında ipuçları taşıyabilir. DNA biyolojik akrabalığımıza uzanabilir. Parmak izleri başka kayıtlarla eşleşebilir. Yediğimiz son yemek ölüm zamanına ilişkin yeni sorular yaratabilir. Bir şişenin üzerinde kalan tek temas izi yıllar sonra yeniden incelenebilir.

Bu nedenle belki de vakaya yanlış soruyu soruyoruz. Soru, “Bir insan bütün izlerini yok edebilir mi?” değil, “Bir insan, geride bıraktığı izlerin kendisine ulaşmasını ne kadar geciktirebilir?”

1995’te 2805 numaralı odadan pasaport çıkmadı. Bir aile adı çıkmadı. Gerçek bir adres çıkmadı. Kimse gelip onu teşhis etmedi. Jennifer’ın fotoğrafları her yere gönderildi, her yerde gösterildi. Bir kişi bile çıkıp “Onu tanıyorum.” demedi. Ailesi bile ortaya çıkmadı.

Otuz yılı aşkın süre sonra hâlâ gerçek adını bilmiyoruz. Fakat bu, onun hiç iz bırakmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, belki de Jennifer Fairgate vakasında eksik olan izler değil, bağlantılardır. Ve bir gün doğru bağlantı bulunduğunda, yıllardır kimliği olmayan bu kadının geride bıraktığı bütün küçük parçalar ilk kez aynı kişiyi işaret edebilir. Çünkü tamamen iz bırakmadan ölmenin mümkün olduğunu söylemek için henüz çok erken.

İnternette yer alan ilgili kayıtlar, arşivler ve bağlantılar hâlâ yeni bilgilerle güncellenmeye açık. Belki de bugün cevapsız kalan soruların bazıları, yıllar sonra ortaya çıkacak tek bir yeni bulguyla anlam kazanacak ve bu dosyanın eksik parçaları sonunda tamamlanacaktır.

Ben bu vakayı klasik bir intihar vakası olarak okumuyorum. Çünkü bir insanın ailesine, geçmişine, yakın çevresine ve hatta onu gerçekten tanıyan tek bir kişiye bile ulaşılamaması oldukça sıra dışı. Bu nedenle burada yalnızca ölüm biçimini değil, kimliğin neden ve nasıl silindiğini de sorgulamak gerektiğini düşünüyorum.


Kaynakça

  • VG. The Mystery at the Oslo Plaza. 2017.
    https://www.vg.no/spesial/2017/plaza-english/#dokumentar
  • Netflix. Unsolved Mysteries: Death in Oslo. 2020.
    Bu yazıda yer alan zaman çizelgesi ve olay yeri ayrıntıları, bölümün izlenmesi sırasında tarafımdan alınan notlardan yazılmıştır.

Bir yanıt yazın

POPÜLER İÇERİKLER

SUÇÜSTÜ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin