Bu hafta tüm dünya ile ülkemizde de vizyona giren The End of Oak Street filminin yönetmeni David Robert Mitchell, It Follows ile korku sinemasında adını duyurduktan sonra güvenli yolu seçmek yerine Hollywood’un komplolar, şifreler ve tuhaf karakterlerle dolu karanlık dehlizlerine girdi. Gişede karşılığını bulamayan Under the Silver Lake, yıllar içinde kültleşerek yönetmenin en sıra dışı filmlerinden birine dönüştü.
Obsession ve Backrooms gibi herhangi bir büyük markaya ya da mevcut fikrî mülkiyete yaslanmadan, doğrudan yaratıcılarının kişisel dünyalarından çıkan filmlerin son dönemde yakaladığı başarı, Hollywood’da eski bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi: Stüdyolar neden yönetmenlere daha sık özgün hikâyeler anlatma fırsatı vermiyor?
Yanıtın bir kısmını David Robert Mitchell’ın kariyerinde bulmak mümkün.
Mitchell, 2014 tarihli bağımsız korku filmi It Follows ile büyük çıkış yaptıktan sonra aynı formülü tekrarlayabilirdi. Oysa yönetmen, kendisini “yavaş ilerleyen korku filmlerinin adamı” olarak etiketletecek güvenli rotayı izlemek yerine kariyerinin en beklenmedik virajlarından birini aldı. Ortaya çıkan film, kara filmden komediye, komplo geriliminden dedektif hikâyesine uzanan ve bütün bunları Hollywood’un tekinsiz atmosferiyle birbirine bağlayan Under the Silver Lake oldu.
2016’da çekilen film, Fransa’da 2018’de gösterime girmesine rağmen ABD sinemalarına ancak 2019 yılında ulaşabildi. A24 standartlarında bile kafa karıştırıcı bulunan yapım, Rotten Tomatoes’da yüzde 58’lik bölücü bir eleştirmen puanı aldı. Yaklaşık 8 milyon dolarlık bütçesine karşılık dünya çapında yalnızca 2 milyon dolar hasılat elde etmesi de filmin ticari açıdan başarısızlığını netleştiriyordu.
Ancak Under the Silver Lake, başarısızlığının üzerinden yıllar geçtikçe tam da tuhaflığı sayesinde yeniden keşfedilen filmler arasına girdi.
Kayıp Bir Kadın, Duvara Çizilmiş Bir İşaret ve Hollywood’un Altındaki Dünya
Filmin merkezinde Andrew Garfield’ın canlandırdığı Sam bulunuyor. Los Angeles’ta yaşayan, hayatıyla ne yapacağını pek bilmeyen, komplo teorilerine fazlasıyla meraklı genç adamın gündelik hayatı, komşusu Sarah ile tanışmasıyla değişiyor. Riley Keough’nun canlandırdığı Sarah ile geçirdiği bir akşamın ardından ona takıntı derecesinde ilgi duymaya başlayan Sam, ertesi gün genç kadının ortadan kaybolduğunu fark ediyor.
Sarah’nın dairesi boşaltılmıştır.
Geride kalan en dikkat çekici şey ise duvara çizilmiş tuhaf bir semboldür.
Sam’in Sarah’ya ne olduğunu araştırmaya başlamasıyla film de klasik bir kayıp kişi soruşturmasının sınırlarından hızla uzaklaşır. Şifreler, gizli mesajlar, yeraltı toplulukları, popüler kültür referansları ve Hollywood’un görünmeyen yüzüne ilişkin giderek büyüyen bir komplo ağı ortaya çıkar.
Sam profesyonel bir dedektif değildir. Hatta araştırma becerileri kadar takıntıları ve kişisel sorunları da hikâyeyi yönlendirir. Fakat filmin yapısı, onu istemeden de olsa Los Angeles sokaklarında ipucu kovalayan çağdaş bir özel dedektife dönüştürür.
Ve ulaştığı en önemli sonuçlardan biri oldukça basittir: Hollywood gerçekten çok tuhaf bir yerdir.
Under the Silver Lake Kuralları Pek Umursamıyor
İki saat yirmi dakikalık Under the Silver Lake, kolay tüketilecek bir film değil. Hikâye birbirinden acayip karakterlerle, rahatsız edici görüntülerle, popüler kültür göndermeleriyle ve sürekli yeni katmanlar kazanan karmaşık bir gizemle dolu. Bu yönüyle de It Follows’un son derece sade ve kontrollü yapısının neredeyse tam karşısında duruyor.
Aynı dönüşüm Andrew Garfield’ın performansında da görülüyor. Garfield’ın Sam’i, oyuncunun Peter Parker ya da Tick, Tick… Boom! filmindeki Jonathan Larson gibi sempatik karakterlerinden oldukça uzak. Sam amaçsız, kadın düşmanı davranışlar sergileyen, saplantılı ve zaman zaman son derece rahatsız edici biri.
Üstelik film boyunca havada kalan en garip sorulardan biri de onun bir köpek seri katili olup olmadığı.
Sam’i ilginç hâle getiren şey de büyük ölçüde bu belirsizlik. Karizmatik bir aylaktan ziyade 1970’lerin paranoyak komplo gerilimlerinden çıkıp günümüz Los Angeles’ına düşmüş bir adamı andırıyor.
Mitchell da bu bağlantıyı bilinçli biçimde güçlendiriyor. Filmin noir atmosferi, müzikleri ve Alfred Hitchcock göndermeleri eski Hollywood’u sürekli hatırlatırken Hollywood Forever Cemetery, Griffith Observatory ve The Last Bookstore gibi Los Angeles’ın gerçek mekânları hikâyenin önemli parçalarına dönüşüyor.
Film bir yandan Hollywood’un yıllardır ürettiği romantik rüyadan yararlanıyor, diğer yandan o rüyanın arkasındaki kirli, sömürücü ve özellikle genç oyuncu adayları açısından acımasız dünyayı gösteriyor. Ortaya adeta tarikatlar ve bilinçaltı mesajlarıyla doldurulmuş çok daha karanlık bir La La Land çıkıyor!
Gişe Başarısızlığından 85 Milyon Dolarlık Filme
Under the Silver Lake’in hem eleştirmenler hem de seyirciler arasında yarattığı bölünme düşünüldüğünde David Robert Mitchell’ın sonraki büyük projesinin ölçeği ayrıca dikkat çekici.
Yönetmenin yeni filmi The End of Oak Street büyük bir stüdyonun desteğine sahip. Yapımcı koltuğunda J.J. Abrams bulunurken filmin açıklanan bütçesi yaklaşık 85 milyon dolar.
Bu, Under the Silver Lake’in 8 milyon dolarlık bütçesiyle karşılaştırıldığında son derece büyük bir sıçrama!
Ancak The End of Oak Street hakkında şimdiye kadar ortaya çıkan görüntüler Mitchell’ın gariplikten vazgeçmediğini gösteriyor. Tam tersine yönetmen, çok daha büyük bir bütçeyle kendi sinemasının sınırlarını genişletiyor gibi görünüyor. Bu açıdan bakıldığında Under the Silver Lake, başarısız olmuş tuhaf bir ara filmden çok daha önemli bir yerde duruyor.
Belki de film, David Robert Mitchell’ın bütçe ve yaratıcı özgürlük verildiğinde ne kadar ileri gidebileceğini gösteren büyük bir denemeydi.
Gişede kaybolmuş olabilir ama tıpkı Sam’in Los Angeles’ın altında aradığı gizli mesajlar gibi, Under the Silver Lake de yıllar sonra keşfedilmeyi bekleyen bir kült dedektif filmi olarak yaşamaya devam ediyor.





Bir Cevap Yazın