Netflix’in Sessizce Yayına Aldığı True Crime Dizisi %100 Rotten Tomatoes Puanıyla Gündemde

Netflix, büyük bir tanıtım kampanyası yapmadan üç bölümlük yeni true crime dizisi The Witness’ı kataloğuna ekledi. Ancak dizi, kısa sürede sadece konusu nedeniyle değil, gerçek bir trajediyi ele alış biçimiyle de yılın en çok konuşulan yapımlarından birine dönüşmeye başladı.

Netflix’in 4 Haziran’da sessiz sedasız yayına aldığı The Witness, ilk bakışta platformun kalabalık true crime arşivine eklenen yeni bir suç dizisi gibi görünebilir. Fakat dizinin yarattığı etki, onu türün sıradan örneklerinden hızla ayırdı. Üç bölümden oluşan mini dizi, Rotten Tomatoes’ta eleştirmenlerden şimdilik yüzde 100 onay alarak dikkat çekti.

Daha da önemlisi, yapımın övgü toplamasının nedeni yalnızca sarsıcı bir gerçek olayı ekrana taşıması değil; bu olayı kimin bakış açısından anlattığı.

The Witness Hangi Gerçek Olaydan Uyarlandı?

The Witness, izleyiciyi 1992 yazına, Londra’daki Wimbledon Common’a götürüyor. Genç anne Rachel Nickell küçük oğluyla yaptığı sıradan bir yürüyüş sırasında gündüz vakti öldürülmüş, olay İngiltere’de büyük bir toplumsal sarsıntı yaratmıştı. Cinayeti daha da yıkıcı kılan ayrıntı ise Rachel’ın iki yaşındaki oğlu Alex’in olay yerinde bulunması ve yaşananların tek tanığı olarak geride kalmasıydı.

Bu tür bir hikâyenin kolayca sansasyonel bir polisiyeye, “Katil kim?” sorusuna yaslanan klasik bir true crime anlatısına dönüşmesi mümkündü. Ancak dizinin yaratıcısı Rob Williams, daha riskli ve daha insani bir yol seçti. Polis soruşturmasını anlatının merkezine yerleştirmek yerine, kamerayı geride kalanlara çevirdi. Böylece The Witness, cinayetin kendisinden çok, cinayetin ardından hayatta kalanların zihninde ve hayatında açılan yaralara odaklanıyor.

Dizinin merkezinde Rachel Nickell’in partneri André Hanscombe ve küçük oğlu Alex var. André’ye Jordan Bolger hayat veriyor ve performansıyla dizinin duygusal ağırlığını taşıyan isimlerden biri hâline geliyor. Hikâye, bir babanın hem kendi yasını taşımaya hem de oğlunu medyanın, kamuoyunun ve adalet arayışının ezici baskısından korumaya çalışmasını izliyor. Bu yönüyle The Witness, bir suç hikâyesinin ötesine geçerek travma, ebeveynlik, hafıza ve adalet üzerine ağır ama dikkatle işlenmiş bir dramaya dönüşüyor.

Dizinin en çarpıcı taraflarından biri, iki yaşındaki bir çocuğun tanıklığının ne anlama geldiğini sorgulaması. Bir çocuğa yaşadığı travmayı tekrar tekrar anlattırmak adalet için gerekli bir adım mıdır, yoksa zihninde kapanmayacak yeni yaralar mı açar? The Witness, bu soruya kolay cevaplar vermiyor. Tam tersine, izleyiciyi rahatsız edici ama gerekli bir ahlaki alanın içine çekiyor.

Bu tercih, diziyi son yıllarda giderek eleştirilen true crime formülünden de ayırıyor. Türün bazı örnekleri gerçek suçları izlenme uğruna yeniden paketlerken, The Witness ilgiyi failin şöhretine ya da cinayetin ayrıntılarına değil, hayatta kalanların yüküne yöneltiyor. Bu nedenle dizi, yalnızca “sürükleyici” olduğu için değil, gerçek bir acıyı sömürmeden anlatmaya çalıştığı için de öne çıkıyor.

En Çok Eleştirilen Yönü, Dramatik Yapısı

Üç bölümlük yapısı da dizinin etkisini artırıyor. Her biri yaklaşık bir saatlik bölümlerden oluşan mini dizi, gereksiz uzatmalara yaslanmadan ilerliyor. Hikâye, izleyiciyi uzun bir dosya anlatısının içinde kaybetmek yerine, yoğun ve doğrudan bir duygusal hatta bağlıyor.

Diziye yönelik ilk eleştirilerde en çok öne çıkan nokta da bu: The Witness, gerçek bir trajediyi televizyon malzemesine indirgemeden, onun insani sonuçlarını görünür kılmaya çalışıyor. Rachel Nickell’in öldürülmesi İngiltere’de yıllarca konuşulan bir dosyaydı; fakat Netflix’in yeni dizisi, bu kez soruyu başka bir yerden soruyor. Bir cinayetin ardından adalet arayışı sürerken, geride kalanlar nasıl yaşar? Bir çocuk, tanık olduğu ama anlamlandıramadığı bir felaketle büyürken neye tutunur? Bir baba, hem koruyucu hem yaslı hem de adalet arayan biri olmayı nasıl taşır?

Netflix’in büyük bir gürültü koparmadan yayına aldığı The Witness, şimdiden yılın en dikkat çekici gerçek suç dramalarından biri olarak anılıyor. Eğer klasik true crime kalıplarından, uzatılmış soruşturma anlatılarından ve fail merkezli hikâyelerden yorulduysanız, bu üç bölümlük mini dizi farklı bir yerde duruyor. Fakat uyaralım: The Witness, izleyicisine kolay bir seyirlik sunmuyor ama gerçek suç anlatılarının hâlâ saygılı, ölçülü ve derinden etkileyici olabileceğini hatırlatıyor.

Bir Cevap Yazın

POPÜLER İÇERİKLER

SUÇÜSTÜ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin